REPORTED SPEECH
Indirect Speech (‘reported speech’ de denir) birisinin söylediği cümleyi aktarmaya denir.Genellikle konuşma dilinde kullanılır.
Eğer aktarılan eylem geçmişte yapılmış ise, cümle geçmiş zaman olur.Bu kalıp genellikle bahsedilen zamandan bir önceki geçmiş zamanla ifade edilir.
Örneğin:
-
He said the test was difficult. (Testin zor olduğunu söyledi.)
-
She said she watched TV every day. (Her gün TV seyrettiğini söyledi.)
-
Jack said he came to school every day. (Jack her gün okula gittiğini söyledi.)
Eğer aktarılan eylem; geniş zaman, geçmiş zaman veya gelecek zaman ile ifade ediliyorsa, kullanılan zaman aynı kalır, değişmez.
Örneğin:
-
He says the test is difficult. (Testin zor olduğunu söylüyor.)
-
She has said that she watches TV every day. (Her gün TV izlediğini söylemişti.)
-
Jack will say that he comes to school every day. (Jack okula her gün geldiğini söylüyor.)
Eğer aktarılan konu, genel geçer bir olayı anlatıyorsa geniş zaman kullanılır.
Örneğin:
The teacher said that phrasal verbs are very important
(Öğretmen Phrasal Verbs ‘ lerin çok önemli olduğunu söyledi.)
AĞLAMA DUVARI
Yahudilerin, Süleyman aleyhisselamın Kudüs'te yaptırdığı Beyt-ül-Makdis (Mescid-i Aksa)ten kaldığına inandıkları ve kutsal kabul ettikleri duvar. Yahudilerin ha-Kotel ha-Ma'aravi (batı duvar) dedikleri bu duvar zamanla Hıristiyanlığın tesiriyle "Ağlama Duvarı" olarak adlandırılmıştır. Yaklaşık 485 m uzunluğunda olan Ağlama Duvarı, toprak seviyesinin üstünde yirmi dört büyük taş sırası ile yer altında kalan on dokuz taş sırasından meydana gelir. Yüksekliği toprak seviyesinden itibaren 18 m olup 6 metresi mabed alanının seviyesini aşmaktadır. Taşlardan bazılarının uzunluğu 12 m, yüksekliği 1 m, ağırlığı ise 100 tondan fazladır. 1967 Arap-İsrail (Altı Gün) Savaşına kadar sadece 30 metrelik kısmı ibadet için kullanılmaktaydı. Bugünkü haliyle duvarın en üstünde bulunan on bir sıra, İslami dönemden kalmadır. Geri kalan kısım ise hazret-i Süleyman zamanından kalma olmayıp Herod (Hirodes) dönemi mimari özelliklerini taşımaktadır.
On iki kabileye ayrılmış olan İsrailoğulları Süleyman aleyhisselamın vefatından sonra iki devlete ayrıldılar. On kabile İsrail devletini, diğer iki kabile ise Yahuda devletini kurdular. Azgınlaşarak hak yoldan ayrıldılar ve taşkınlık ettiler. Gadab-ı İlahiye uğradılar. İsrail devleti M.Ö. 721'de Asuriler, Yahuda Devleti de M.Ö. 586'da Babilliler tarafından yıkıldı. Asuriler, Babil Devletini işgal etti. M.Ö. 587'de Asuri Hükümdarı Buhtunnasar Kudüs'ü yakıp, yıktı. Yahudilerin çoğunu öldürdü, kalanlarını da Babil'e sürdü. İran hükümdarı Şireveyh, Asurileri yenince Yahudilerin tekrar Kudüs'e dönmelerine izin verdi.Yahudiler M.Ö. 520 senesinden sonra Mescid-i Aksa'yı yeniden imar ettiler. Önce Perslerin, sonra da Makedonyalıların idaresi altında yaşadılar. M.Ö. 63 senesinde Kudüs, Romalı kumandanı Pompey tarafından işgal edildi. Pompey de yahudileri dağıttı, şehri ve Mescid-i Aksa'yı yaktı, yıktı. Böylece Yahudiler, Roma Devleti hakimiyetine girdiler. M.Ö. 20 senesinde Romalıların Filistin'deki Yahudi Valisi Herod, Mescid-i Aksa'yı eski ölçüleri daha da genişleterek yeniden yaptırdı. Yahudiler daha sonra Roma hakimiyetine isyan ettiler. M.Ö. 70 yılında Romalı kumandan Titüs, Kudüs'ü tamamen yaktı, yıktı. Şehri viraneye çevirdi. Beyt-i Mukaddes (Mescid-i Aksa) de yandı. Sadece batı duvarı kaldı. Sonra Titüs'ün yaptırdığı ve 120 yılındaki tamiratta bu duvarın aynen kaldığı kabul edilir. Kudüs'ün doğu kesiminde Kubbetü's-Sahra Camiinin de bulunduğu Harem-i şerifin batı tarafında Tyropean Vadisinin kayalık tabanı üzerinde yer alan Ağlama Duvarı, M.S. 1. yüzyıldan itibaren Yahudiler tarafından Mukaddes kabul edilmeye başlandı. Yahudilerin önünde ibadet ettikleri bu duvar, Kudüs'ün ve Beyt-i mukaddesin yakılıp yıkılışını; esir olarak Romalılar tarafından başka ülkelere sürülüşlerini anmak; hatıralarını tazeleyip, kinlerini bilemek; mabede yeniden kavuşup Yahudi hakimiyetini kurmak hayali içinde dua ve gözyaşı ile yaslarını sürdürmelerini sağlamıştır. Bu duvar yüzyıllarca Yahudilerdeki milli ve dini şuuru ayakta tutmuştur. Yahudilerin inanışına göre, "Bu duvar yıkılmayacak ve Rab, mabedin batı duvarını asla terk etmeyecektir."
İlk zamanlarda duvarın yanında herhangi bir ibadet yeri yapılmamış, hatta Yahudilerin Kudüs'e girmeleri bile yasaklanmıştı. Fakat Ağlama Duvarı muhafaza edilmiş ve Mescid-i Aksa tamir edilmişti. Kudüs İslam hakimiyetine girdikten sonra, Yahudiler serbestçe Kudüs'e girebilmişler ve ibadet edebilmişlerdir. Ağlama Duvarı önüne gelerek dua etmişlerdir.
Osmanlıların Kudüs'ü fethetmelerinden ve İspanya'dan kovulan Yahudilerin Kudüs'e göçme veya burayı ziyaret etme imkanının doğmasından sonra Ağlama Duvarı Yahudiler için devamlı bir dua yeri haline gelmiştir. Osmanlılar yahudileri himaye ettikleri gibi Mescid-i Aksa'yı ve Ağlama Duvarını tamir ettirip, yıkılmaktan korumuşlardır. Bölgede Yahudi nüfusunun artmasından sonra Yahudiler Ağlama Duvarı önüne, sıralar, masalar koymak ve o bölgedeki evleri yıkmak istediyseler de Müslümanlar buna mani oldular. 1929 senesinde Ağlama Duvarı sebebiyle Müslümanlarla Yahudiler arasında olaylar çıktı. Birleşmiş Milletler Cemiyeti tarafından kurulan bir heyet, duvarın Müslümanların mülkiyetinde olduğuna ve Yahudilerin orada dua edebileceklerine karar verdi.
1948 senesinde Kudüs'ün doğu kesiminin Ürdün'ün eline geçmesi üzerine Yahudilerin bu duvarı ziyaret etmeleri yasaklandı. 1967 Arap-İsrail Savaşında Kudüs'ün doğu yakasının İsrail tarafından işgal edilmesi üzerine bu hadiseyi asker sivil bütün yahudiler duvarın önünde büyük bir coşkuyla kutladılar. 2000 yıllık İsrail rüyasının gerçekleştiğini ilan ettiler. Daha sonra ise duvarın bulunduğu bölgedeki mahalle yıkılarak geniş bir alan açıldı. Ağlama Duvarını Süleyman aleyhisselamın yaptırdığı mabedden bir kalıntı olarak kabul ettikleri kutsal bir mekan sayan Yahudiler, mabedin yıkılış yıl dönümü olmak üzere çeşitli vesilelerle dua ederler. Yahudilerin en büyük hedefi, bu mabedin eski ölçülerine göre yeniden yapılmasıdır. Beyt-i Mukaddesin eski ölçülerle yeniden yapılabilmesi için bugünkü Kubbetü's- Sahranın ve Mescid-i Aksa'nın yıkılması gerekmektedir. SİZLER İÇİN BUHALE GETİREN:GRKM
İSLAMİYETİN TARİHE VE BİLİME VERDİĞİ ÖNEM
İslamiyet bilime son derece önem veren bir dindir. Kur’an’da “bilenlerle bilmeyenler hiç eşit olurlar mı” ayeti vardır. Ayrıca Hz.Muhammed “ilim, kadın ve erkeklere farzdır” demiştir. Bu konuda pek çok hadis vardır. İslamiyet bilime önem verdiği için zamanla büyük bir medeniyet doğdu. İslam medeniyeti dokuzuncu yüzyıl başlarında patlama noktasına geldi. Abbasilerden Halife Me’mun Yunancadan, Süryancadan ve Pehlevi dilinden arapçaya birçok çeviriler yaptırdı. Tıp, matematik, astronomi, felsefe, kimya ve fizikte büyük gelişmeler oldu. Me’mun, İslam’ın akılcı yorumlarını tercih ederek bilime ve sanata önem verdi. Beytü’l Hikme denen bilim evini kurdu. Bilimde ve teknikte ilerlemeyi teşvik etti. Ondan sonra gelen sorumlular da bir süre bilimci hareketi desteklediler. Dokuzuncu yüzyılda böylece gelişen vee yükselen İslam medeniyeti onbirinci yüzyıldan sonra Avrupa’yı etkilemeye başladı. On ikinci yüzyılda İslam bilginlerinin bir çok eserinin latinceye çevrildiğini görmekteyiz. İslam medeniyeti, felsefede, tıpta, eczacılıkta, astronomide, fizikte, matematikte ve tarımda batıyı etkiledi. Ancak Ortadoğu’daki bu bilim hareketi zaman zaman canlılığını yitirdi. Taassupten doğan dar dini yorumlar çoğaldı. İslam’ın özündeki bilim anlayışına bazı hurafeler gölge düşürmeye başladı. Buna karşılık Batı, onbeşinci yüzyıldan itibaren uyanmaya başladı. Onaltıncı yüzyılda Batı’da bilim, sanat ve dinde yeni anlayışlar gelişti. İslam medeniyetinde gelişmeler, zamanla Arabistan’da duraklamakla birlikte özellikle Türklerin egemen olduğu bölgelerde onaltıncı yüzyıl ortalarına kadar devam etmiştir. İslamiyet’in bilim ve tekniğe önem verdiğini Atatürk şu sözleriyle doğrulamıştır. “Bizim dinimiz milletimize kötü, zavallı ve aşağı olmayı tavsiye etmez, aksine Allah da, Peygamber de, insanların ve milletlerin yücelik ve şerefini korumalarını emrediyer. Allah’ın emri çok çalışmaktır. Zamanın gereklerine göre ilim ve fenden, her türlü medeni buluşlardan mümkün olduğu kadar yararlanmak zorunludur,” “Nasıl ki her hususta yüksek meslek ve ihtisas sahipleri yetiştirmek gerekli ise dinimizin gerçek felsefesini inceleyecek, araştıracak, bilimsel ve teknik olarak telkin kudretine sahip olacak, seçkin ve gerçek din bilimi adamlarını da yetiştirecek yüksek öğrenim kurumlarına sahip olmalıyız.”